27 Şubat 2014 Perşembe

tirilaylay liiii

-Elf gözlerin neler görüyor Legolas?
-Hiç daldı öyle..
-Dalgıç mı senin gözlerin Legolas?
-??!
-??!
-Otobüse bincem ben!


Ben: (hmmmm Legolas otobüsleri seviyor efendimis..)






17 Şubat 2014 Pazartesi

"Foucault'yu Sevmek"

Çok az insan üzerine yazılar Foucault üzerine yazılanlar kadar tutkuludur. Deleuze, Baudrillard, Revel, Blanchot vs. Hepsinde belli bir tutku, bir "kaale almamazlık edememek" duygusu hâkimdir. Ve Foucault'ya çarptığınızda kendinizi yoğun bir şiddete maruz kalmış hissedersiniz. Felsefe, politika, edebiyat ve yaşam imgeniz kadar, sarsılmakta olan şey kendi-imgenizdir de. Bir Foucault metni yoktur ki başınızı belaya sokmasın.

"Foucault ile hiç karşılaşmadım". İşte Blanchot'un bu tuhaf formülü, Foucault üzerine yazılabilecek en lirik cümledir. Üstelik bu çok komiktir, zira, Foucault her yerdedir: Banliyölerde siyahlarla seks partilerinde, Sartre ile eylemde veya Deleuzelerin mutfağında… Ecolè Normale’in amfileri, müptelalar, filozoflar, militanlar, eleştirmenler ve yazarlarla doludur. Koca bir gürültü!


Oysa bütün bu debdebenin altında, onunla tanışmış olamazsınız. Foucault kendini her yöne doğru kaçırmış ve ortadan kaybolmuştur -Bir ihtimal yine tuhaf bir arşive dalmış olabilir. [“Şehre yeni bir arşivci atandı” diye yazacaktır Foucault üzerine Deleuze.] Gerçekten Foucaultcu bir ampirizm vardır ve bu ampirizmi sınırına götürmekte, son derece güçlü bir içkin olay felsefesi ve analizi ortaya koymakta, Foucault çok büyük bir yol almıştır. Artık, sözceler belirir, iktidar ilişkileri tertip olunur, öznellik üretilir ve bütün bu belirme, tertip olma, üretmeler boyunca, bütün bu ilişkiler, seriler, fiiller ve aslında olaylar, hiçbir aşkın ÖZNEye, hiçbir aşkın İKTİDARa, hiçbir aşkın DİLe göndermez, ondan kaynaklanmaz, onda tükenmez. Ayrıca YAZAR da, bütün bu olayların arşivinde kaybolmuştur, arşivci, eski büyük anlatıcı YAZAR değildir, o yeni olayların imkânının peşindeki bir deney(im)cidir. Kendisini de arşivin bir parçası kılar, orada ürer ve becerebildikçe yeni olası olayları kovalar. O yüzden Foucault, “kendimin neticede aynı kalacağım ve sonunu bildiğim hiçbir kitabı yazamam.” diyecektir. Bu yepyeni, pozitivist olmayan, onun çoktan ötesine geçmiş, içkin bir ampirizmdir.

[Ki Ferda Keskin’in editörlüğünü yaptığı altı ciltlik Seçme Yazılar derlemesi, Foucault’nun deneyimciliği ve militanlığı üzerine çok şey söyler. Basitçe “politika yaptığı” için değil, ama eline aldığı her problemin kendisinin ve işleyişinin radikalliğinde, onu neredeyse kişisel bir kriz olarak yaşar. Yazmaya koyulduğu kitaplar, seçtiği temalar, değiştirdiği perspektifler kriz olarak yaşanmıştır. Sert kavgalar etmiş, ama ince nüktedanlığı ve muhteşem gülüşü hiç değişmemiştir.]


Diğer filozoflarla, edebiyatçılarla, şairlerle, ressamlarla ilişkilerinde de bir deneyimcidir Foucault. Birinin bir eseri veya kendisi üzerine yazdığında, alanı ne kadar dar olarsa olsun içinden olayı söküp almayı becerir Foucault. Russell üzerine yazdığında, Valasquez üzerine yazdığında, Borges üzerine yazdığında, Blanchot üzerine yazdığında vs...

Yine de Türkiye’nin futbol ile ilgilenir gibi ilgilendiği filozoflar. Bugün Foucault Türkiye’de bir futbol takımı gibi, ya tutulur, ya nefret edilir. Bu açıkça zayıf düşüncedir. Zira elbette, filozof karşısında tarafsızlık değil ama-böyle bir tarafsızlık daha da bir zayıf düşünce olurdu-, filozof karşısında muhabbet gerekir. Bazılarıyla muhabbet edemiyor olabiliriz, ama bu sadece “bazılarıyla muhabbet edemediğimizi” gösterir. [Deleuze yine de takip edilesidir, çünkü bir filozofla, bir kitapla, bir düşünceyle iletişim kurmanın en olağanüstü halini icat etmiştir: Neyi alabileceğine bak ve asla eleştirme. Kant üzerine yazarken, “düşmanın aletlerini ortaya çıkartmaya çalışırken” bile, eleştirmez, olumsuzlukları göstermez, bununla ilgilenmez.]

Oysa Foucault’da ne çok yaşam vardır. Bütün o “iktidarın her yerdeliği”, “öznenin ölümü”, yapısalcılık/postyapısalcılık ve en kötüsü postmodernizm ile ilgili grotesk atmosfer. “İktidar her yerde” ise, bu, Foucault’nun yaşamın en kılcal faşizmlerden bile özgürleşebilirliği üzerine düşünüyor oluşundandır. Ve özne ölüyse, öldüyse, bu konunun Foucault ile ilgisi yoktur. O özneyi öldürmemiştir -ne magazinel bir yaklaşım!-, bununla uğraşmaz bile. O sadece tespit eder ve yürür gider. Ve yapısalcı olduğunu söyleyenlere şarlanır Foucault, en son Piaget’e sövmeye kadar vardırır işi… Ve postmodernizm? Foucault modern midir? Foucault postmodern midir? Foucault bunların hiç birine cevap vermez, ilgilenmez, başka dertleri vardır.



Büyük laflar ve klişelerin altında kalmıştır Foucault. Foucault’yu bulmak için, önce klişeleri temizlemek gerekir. Foucault ile işimiz hala bitmedi ve kolay kolay bitmeyecek. Zira Foucault akademiden çok militanlara, kendi küçük yaşamlarında yeni yaşam olasılıklarını, yeni olayları kovalayan o mücadele halindeki insanlara aittir. Foucault bir olaydır -kendisi Marx üzerine böyle söylüyordu- ve her olay gibi kendi zamansallığı vardır: Zamansız. [Geçen gün Özgür [Soysal], mailinde “adam geleceğe yazmış” diyordu. Amerika’da derslerinden yeni bir bölüm çıkıyormuş da..] Bu zamansızlık içinde, Nietzscheci bir çığlık durmadan çınlar: “Birazcık temiz hava!”. İşte bu, politika için, yeni bir yaşam için, gerçekten yaşadığını hissetmek için, başka olasılıklarını icat etmek için “birazcık temiz hava!”. Tek bir Foucault vardır, o da henüz karşılaşmadığınız Foucault’dur.

kayda yakılan ağıt, sızlık. ya da.

Adam o kadar açık ve seçik koyuyordu ki derdini ortaya , bir parçasını olsun alıp dertlenmemek için gerçek bir aptal olmak gerekiyordu. Ve onu yanlış anlamak o kadar imkansızdı ki, şöyle demesinden çekiniyordum:

‘bir kişi dahi çıkıp da beni yanlış anlamadı!
Bir kişi yahu bir kişi,
Bir kişi de çıkıp beni yanlış anlamadı ki
Yanlış anlıyorsunuz diyeyim.’

Yalnış anlaşılmamanın ağırlığını herkes bilir. Burada kalkıp da bunun elem ve ızdırabından bahsetmek, zaten hali hazırda varolan acılarımızın tekrarı demektir.

Uzun yıllardan beri ortaya çıkması için dişimle tırnağımla uğraştığım orjinal acılar marketimin daha açılışını bile yapamamışken sürçek sarhoşlumla bir gece ansızın..

Nasıl söyleyebileceğim bunu bilmiyorum..

Bir gece ansızın.. aptal dikkatsizliğim mi diyeyim.. sanayi tipi cıgaralardan,  Allah’ım affet..
Tütünün sıkışmışmamışlığı mı benim sıkışıklığım mı.
İçimde büyüttüğüm şık şıkıdım bir sıkışıklık mı. T,t,t, tütün sürprizi mi bilmiyorum.

Marketim benim ellerimle, benim gözlerimin önünde.. Küle döndü.

Bacaklarımda, baldırlarımda, kasıklarımda, boynumda, omuzlarımda, dilimde, damağımda, yüzümün her bir tarafında, ve tüm tarafsız kaldıklarımda açılan yaraların haddi bensem, hesabı kim ödeyecek?

Kestim ağlamayı bir süre sonra. Kestik!, dedi içimden biri. Adı Fırat olmalıydı, yılbaşında kesmiş parmağını, bak dedi elimi kimse için suya sokmazdım dedi. Hadi, konuş benimle, dedi. Çıkardı tokamı.

Havluma kuruladım elimi yüzümü. Avucuma doldurduğum külleri  götürüp Ganja döktüm.
Ganj derken lavabodan bahsediyorum. Yalova’dan da bahsediyor olabilirim. Bilmiyorum.

ama, bildiğim bir şey var, onu size emanet edebilir miyim? :

Ne olur, Herakleitos’u üzmeyin.



15 Şubat 2014 Cumartesi

Sürprizi Beklerken

O kadar korktum ki bozulacak diye, şimdi kendim bozuyorum.
Çünkü bu korku, bu geliştirilmiş sağlıklı paranoya, goller atıp duruyor hayalgücüme.
Ederim çünkü ben, böyle sürprizin içine!

'Muhafızgücü:1 Hayalgücü:0' diyor Tarık Günersel

'Tarık Günersel: 0 Hayalgücü:1' diyorum ben.

Şimdi onlar düşünsün!

Çünkü bu böyle olmalı. Neden olmalı nasıl olmalı değil, eğer söz konusu olan kritik zamanlar ise, (hangi zaman kritik değildir ey znep?) Eeh! düşünmeye vaktim yok. Maç devam ediyor.

(Gücüme gidiyor böyle yazmak.. )

'Öldür!’ diye haykırdı Ford. Havlusuna sesleniyordu.
Havlu Harl’ın ellerinden fırlayıverdi.
Bu onun kendine ait bir itici gücü olduğundan değil, Harl’ın öyle olabileceğini düşünüp irkilmesindendi. Onu irkilten ikinci şey Ford Prefect’in yumrukları önde, masanın üstünden onu doğru atılması oldu. Aslında Ford’un saldırdığı şey kredi kartıydı, ama Harl’ın içinde bulunduğu türden bir kuruluşta, hayata karşı sağlıklı bir paranoya geliştirmeden onun bulunduğu pozisyona gelebilmek kolay değildi. Bu yüzden bu atağa karşı mantıklı bir önlem olarak kendisini geriye doğru atmış ve kafasını roket geçirmez cama, sert bir şekilde çarpmıştı. Ardından da endişe dolu ve mahrem bir seri rüyaya dalmıştı.' O.G.R, dna.

Şu ağaçların arasına bir hamak bağlamış, sallanıyor ve salıyorum kendi içimde. Ama demek ki içim etmeye elverişli içimin de içine, o halde hiç durmam, tüm samimiyetimle ederim ben kendi içime de.

Kızgınım biraz. Rüzgar hiç hazırlıklı olmadığım yerden esti. Rüzgarın hazırlıklı olmadığım yerden esmesine hazırlıklı değildim. Rüzgarın hiç hazırlıklı olmadığım yerden esişine kızışıma kızdım.

Ölmemiş miydim, hani ölmüştüm, işte buna kızdım. Şimdi izninle, izninizle, bir kez daha ölüyorum.

Buralarda bir dövüş sporcusu kaval çalıyor. Alanlar üzerine. Alandaki hakim faillerin sürprizlere ve radikal çıkışlara karşı temkinli oluşları üzerine.

Cehennemin dibine bile gitmeyi haketmeyen bir ton sosyolog var kafamda. Çünkü ben bir keresinde cehennemin dibine gittim, ve cehennemin dibinden bulup getirdiğim çarelerle derman yaptım dertlerime. Onlarsa bunu haketmiyorlar.

Bourdieu da öyledir. Kesinlikle cehennemin dibine gitmiş, eline almış kalemini fotoğraf makinesini, yapıp durmuştur analizlerini. Onun cehennemin dibine gitmekten korkusu yoktur. Ne diye korkacakmış ölmekten ki, yanmaktan ki, yaşıyor muydu sanki? İşte bu yüzden Ölmüyor işte ölmüyor. Çatlayın! Düşünün! Taşının, didikleyin. Ölmüyor!

Çünkü yaşamamayı seçti o. Hadi, hadi, doğru sözlü iseniz, hadi eğer yürekli iseniz, bunu da ekleyin o fularlı günlerinize.
Gelip bakacağım çünkü. Bir elimde çiçek dürbünüm, diğerinde kalemim. Nerden nasıl gözetlediğimi hayal bile edemeyeceksiniz. Hala 1984 diyorlar Allah'ım.. Aklımı çıldıracağım şimdi.

'Oynadığımız bu oyunda, kazanmak söz konusu değil, sadece bazı yenilgiler, diğerlerinden daha iyidir, hepsi bu ' G.Orwell

Ve 25 dakikalık ihtiyaç molası için bile asla dinlenme tesisine uğramayacak uzun yol otobüs yolculuklarında çaysız bırakılması gerekenler, ki şöforleridir derin bir uykuya yatırılası, Bourdieu'nun sosyalbilimci vs. olduğunu iddia edenlerdir.

Zira, o bir şairdir, kaval çalan bir şairdir. O'nu doğru anlatmaya ve anlatmaya en yakın cümlenin 'dövüş sporcusu' olması  Hemingway'in de boks yaparak yazmasındandır.

Kızgınlığım biraz daha dindiğimde, ve biraz daha öldüğümde devam edeceğim. Şimdi biraz çay içmem lazım. Bugün çok çaysız kaldım.

Şunu paylaşarak yarım bırakıyorum sözlerimi:

'
... 'Yağmur yağıyor' dedikçe ''Kış henüz gelmişti, kar tertemiz ve her yer bembeyazdı'' diyen Hemingway
Ki boks yaparken yazardı
Ya da şöyle söyleyeyim:
Yazarken boks yapardı ...       
 ...                                                  ' ahmet güntan, ormanların gümbürtüsü


ve aniden kesilen şarkılarda, şüphesiz ki hikmet vardır.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Blocker Üzerine Bir Deneme

"Bu notlar beni Ariane ipi gibi hemcinslerime bağlıyor ve gerisi bana boş geliyor. 
Yine de bu notları hiç bir dostuma okutmam."
George Bataille


Richard Lindner - Boy With Machine
"blogger" deniliyor, oysaki "blocker" olmalıydı. Zira yazan kişi, blog değil bir block oluşturur ve onu akışa salar. Üstelik okuyan kişi de, burada bir block oluşturacak, kendinden ekledikleriyle birlikte onu tekrar salacaktır. Blogların içinde herkesin katıldığı bir karşılıklı blocking vardır, imzasını atsa bile anonim olan yazardan -yazar bile denmemeli belki-, okura -ve okur denemeyecek kadar aktiftir-, ve tersi, ve yatay bir ağ boyunca dört bir yana. Bu kısa devreler -blocku kesen, blocku ileten, block ekleyen, blocku çoğaltan-, küçük moleküler bir kaynaşma ve eş değeri ancak bir kuantum dalgalanmada görülebilecek bir "enerji çorbası" oluşturur: Sonsuz küçük olayların meydana geldiği, muazzam bir süper-iletken yüzey.

Şimdiden çok yol aldık, blocklarımızı dörtlüyoruz.

Dördün güzel bir yanı var: İkilikler vardır, çok rahatsız edici dikatomilerdir. Ya herro, ya merro şeklinde işleyen Ruh/Beden Türk/Kürt; Hetero/non-Hetero; Eril/Dişil-ki aslen bal gibi non-erildir-; Akıllı/non-Akıllı vs... Üçlükler vardır: Bizzat Hristiyan teslisi: Baba-Oğul-Kutsal Ruh; diyalektik teslis: tez-antitez-sentez; bunlarsa nihilizmin varlıklarıdır, ölüm konuşur burada, paranoyak varlıklar.

İkilik ve üçlüklerin problemi, hepsinin her durumda oluşu önceleyen bir mutlak bir özdeş-varlığa gönderme yapmalarıdır. İkilikte, ilk terimin mutlak hükümdarlığı var iken -ve ikinci terim bir salt olumsuzlama, bir yokluk iken-, üçlemelerde, orta terim olarak ortaya çıkan öteki, ancak kısmi bir varlığa ve kesinlikle bir son terimde aşılması gereken bir yabancılığa sahiptir. İkilikler ve üçlükler, bir içerme/dışlama oyunu oynarlar ve özdeşlik üzerine kuruludurlar. 

Oysaki dörtlükler vardır, birini buraya yazmama izin verin:
"Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş
tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda"
Ece Ayhan, Fayton
[İşte bir block, Ece Ayhan'dan buraya kadar mutlak sonsuz hızda bu metne girdi]


Dörtlükler ise, hiç bir önsel ve sonsal -önsel ise neden "sonsal" olamasın?- özdeşliği varsaymaz. Varsayamaz çünkü dörtlüklerden itibaren oluşun içindeyizdir, ucu açık bir süreçteyizdir. O yüzden dörtlüklerden itibaren anonim bir matematiksel formül üretebiliriz: n-1. n burada sayılabilir ve sonlu üyenin kümeye girebileceğini söylerken, -1 sürecin asla kapanmayacağını ve tamamlanamayacağını söyler. Her durumda kendimiz -1 konumunda bulacağız ve açık sürecin sonluluğunu deneyimleyeceğiz. Bu bir sonlu sonsuzluk deneyimidir. Virtüel [edimsel olmaksızın gerçek, soyut olmaksızın ideal] bir olasılık olarak her daim bir oluş imkanı, yeni bir yazı, yeni bir block mümkündür.

Blocking'in anlamı o halde, n-1 ilişki boyunca block akışlarını yaymak, yeni blockları tetiklemektir. [Yazıları kim görse, o da yazmak isteyecektir, çünkü burada yazmak, yazıda kaybolmak, yazıyla birine değmek ve yepyeni olasılıklara açılmak, başka bir şey olabilmek çekicidir].

Ben bir blocker'ım. [ama bu cümledeki ben kimdir? bizdir hiç şüphesiz, ama formülü n-1 olan bir bizdir. Bir çokluk düzenlemesi, tanımlanamayan ve var olan. Esersiz bir cemaat (çok yaşa Nancy). Şimdiden kendimi bir ağ-varlık olarak deneyimliyorum ve artık kendimi deneyimlemekten çok bir deneyimin beni ve herhangi kendiliği aşan bir varlığı olduğunu deneyimlemek.]

Seninle aramızda blockları takas ediyoruz. Senden bana doğru bir block oluşuyor, benden ise sana doğru kesinlikle paralel olmayan bir block: oluş-blockları. Senin öykünde benim bir öykü-oluşum var: evren-oluş. Senin için ise hangi oluşlar tetikleniyorsa onlar. "Paralel olmayan evrimler", "iki saltanat arası düğünler" der Deleuze.

Bu yazı burada bitti mi?

Burası -1.

Bu yazı bitti.




şaibeli bilgi, yayın başlığı

05.56 saat.

Nasıl yazasım geldi tam şuan. Anlatamam. Evet tam şu an. Şu derken, şu’yu kastediyorum. Off! Her şeyi açıklamak durumunda kalmak beni yoruyor. Bundan sonra en az 7 dil bilmeyenlerle Maçka’da koşuşmicam.
Ben bu hususta en az 7 koşuş biliyorum. Bunlardan biri Farsça. Şeyapmak gibi olmasın ama. Neyse. Ne diyorduk?

Bunu kaçırmamalı. Canım istemiş, kaçırmamalı. Keyif diyordun al sana keyif. 8 dalda yanlış anlama birinciliğim var. Kaçırmamalı o güzel sözleri. Anılarla görümceyi hoş tutmalı, mor ata binmeli.. acıkmamalı, kevgirle tartmalı.. Ümitlerle davalayı hoşt yurt malı, yerli malı..

Bazen burası Mısır kokuyor. Mısır’ı hiç görmedim koklamadım. Tamamen uyduruyorum bunları. Zaten şu haşlanmış mısırlar var ya bardakta satılan, muratçı olmayan, öff.. ne sinir bozucu kokuyor. Onu demedim öbürünü dedim. Manken olan. Ülke olan. Barbara herhalde.. farfara.. şalvar olan.

Çünkü birazdan, yani ezan bitince, aşağı inip uydurukçu geldi haaanım diye bağırıcam. Bence bir kişi dahi olsa çıkıp bağırmalı uydurukçu geldi hanım diye. Uydurularım var.. uyduruuukk.. diye bağırasım var.
Ezan bitti. Bu arada biz caminin avlusunda oturuyoruz. Muhtemelen kimse bize bakmak istemedi. Bu konudan emin olmamakla birlikte, 5 vakit böyle düşünmeme sebep olacak nedenlerim var.  Çok fena kimsesiziz. Hatta öyle ki Yalova Lisesi’nin eski edebiyat öğretmeni bir kitap yazmıştı ve adı şuydu:

‘Benim Kimsem Olsana’

Yani adam bu yüzden mi yazdı, derdi biz miydik bunu mu kastetti ben bilmiyorum. Okudum kitabı, küçüktüm okuduğumda, burası küçük çünkü, çok küçükken öğrenirsin okumayı burda. Her şeyi çok küçükken öğretirler, çok fena öğretirler, öyle böyle öğretmezler ama hani nasıl öğretiyorlar bi anlatsana deseler..  Of derim, karşıki dağlar sayfa çevirir.

Bir dolu birinciliğimiz ikinciliğimiz filan var. Pardon da! Herkes bilsin yani. Bir gün aradım, Cenkcim dedim, Erdemcim dedim, şimdi hanginiz Censiniz hanginiz kerdemsiniz umrumda değil ama dedim, çünkü biz Yalovalılar umursamamayı iyi biliriz, işe yarayın azıcık dedim. Sonra sözlerini yazdığım nadide eseri ortaya çıkarmaları için kendilerini yüreklendirdim ve görevlendirdim. Ben bunu hep yaparım. Şükela bir insan olduğumdan mıdır bilinmez.  Bunlar burada söz edilecek şeyler değil, lütfen uzatmayalım. Sonra bu sevdiğimiz elemanlar gerekli şarkıyı yaptılar. Tekrar dinlemek isteyenleri şöyle alalım.


Tamam.

Tekrar derken, neyi kastettiğimi de ben bilirim. Pardon daaa! Neyse sakinleşebilirim.

Velhasıl, bir süredir kilimlerin isyan üzerindeki yetkisi üzerine düşünüyorum. Böyle bir yetkileri yoksa bile olsun istiyorum. Azarlanan her çocuğun hakkı için, bu emrimi sevgili mağraşelalim Öpenzi Mucukovski’ye ileteceğim. Biliyorum, O da gidip Org çeneçal Muah Şapşupov’a bildirecek ve yine kimse bir şey yapmadan oturacak. Diktatör olduk sözümüz geçmiyor! Küfür küfür buralar hep küfür! Sizin yaptığınız devrime de geçireceğiniz evrime de! dönün lan ağaçlarınıza ve bataklığınıza bilmemnenize. 

Neyse, yoldaşlarımı da anmışken, aklıma gelen çok süper bir fikri de lütfetmeden geçmeyeyim. Şüphesiz ki ben de bir lütfediciyim. Lütfecii.. lütuflarım var..

Yaz yaz yaz bir kazığa bütün sözlerimi acıkırsan tok karnına güldür sen beni...

Allah’ım, ey benim güzel Allah’ım.. Neden Yalovalıları cami avlusuna bıraktılar? Halimizden Bilecik anlar.

Oy oy bilecik, nedir bu üzünçlükler nedir bu gülücükler.. parmağında kediler, yolunda bilecikler..

Bazenleri, işte böyle bazenleri, gidiyorum ezancı amcanın yanına, omzuna dokunuyorum yavaşça, sakince, incitmeden kırmadan ürkütmeden, canım diyorum.. ah canım diyorum.. su veriyorum. Al iç. Sakinleşirsin. Korkma diyorum. Bu ne ilk ezanın ne son. Hırpalama kendini ne olur.

Bu kadar şeyapacak ne vardı ezancı amca diyorum? NE VARDI??!  Sonra Allah’ım sen konuyu biliyorsun amin diyorum. Sarılıyoruz ezancı amcayla. Berhudar ol evladım diyor, sen belkız akkaya amca diyorum. Akkale o diye düzeltiyor. Ehu diyerek eve dönüyorum.  Öğrenecek daha ne çok şey var diyorum. Ve işte küçük odam ve ben. Melabağ, ben Mira. (Ezancı amcadan bahsetmişken tütüncü amcadan da bahsetmek istiyorum. Ocb var mı dediğimde bana abdestinin kırılacağını söyledi. Efendim dedim. Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum. Baktım yerler hep abdest olmuş. Allah’ım sen beni affet dedim yarabbim.. ocb dedim. Abdesti kırıldı adamın. Abdest kırılması diye bir tanımlama kattım lügatıma. Daha da tütün almadım. )

Vazgeçilir gibi değil bu medcezirler.. laf aramızda, hani sen şanssızlık dedin ben de aptallığım dedim ya, işte onlardan bana çok pis fena koyanlardan biri Levent Brüksel ile Sertap Dahaneler’in bir dönem evli olmuş olmalarını benim çok yeni bir tarihte öğrenmiş olmam. Bir kişi de çıkıp dememiş ki zeynep, onlar fikifiki! Zeynep onlar ooo pompili! Bir kişi de dememiş lan bir kişi! Allah sizi bildiği gibi yapsın dedim. Dedim valla. Aç edaya filan sor. Yok edayı tanımıyorsun. Pınara sor. Onu da tanımıyorsun. Oğuz bazen yorucu oluyorsun farkında mısın? Lütfen canımı sıkma! Rüzgara sor dağlara sor ne bileyim bir tek Tarkana sorma. O sevmiyor öyle soruları. (gülüyorum halıya katıla katıla bi soruyu soramadık biz Tarkan'a yiehhhuuu) 

Şimdi pardon da. Bir dakika da. Cezmi Ersöz’e sövdürecek değiliz. Terbiyesizlik etmenin manası yok öyle fındık adam bilmemne vikvik diye. Kendisi Yalova’nın canlı gördüğü ilk şairdir.  Elimdeki bütün kitapları imzalıdır. Solu da sizden öğrenecek değilizdir.

Sorduk solu solcuya, annen baban Marx mıdır?
Solcu ye der yoldaş ama, karl marx mıdır, marks mıdır?

07.15, güldüm eğlendim, şeyapalım şimdi. Kapanışı çay bella ile yapmak istiyorum izninizle. Zira sabah oldu, biraz çıkıp içimdeki martlıya simit atmalı, çay içirmeliyim.

Başka bir zamanda
Başka bir dilde, yine burada işte tam da maçkada
koşuşmak üzere..

Öpenzi Mucukovski ve Muah Şapşupov yoldaşlarımın da selamı var!

Çay çay çay! 

10 Şubat 2014 Pazartesi

Yazmak Üzerine: Kendi Sesinden Kurtulmak

Henri Michaux
Neden yazıyorum? Bazen biri yazmamı istediği için yazdığım oluyor, Kafka gibi, sırf yazma keyfi için yazdığım da... Ama sırf yazma keyfi için yazmak? Bu çok tuhaf bir ifade. Hemen anlaşılabilirmiş gibi geliyor ama değil.

Hiçbiri gerçekten umrumda değil, demek istediğim o kadar çok şey var ki... Kendi küçük problemlerimle uğraşmak istiyorum, ne "nasıl bir arada yaşarız?" sorusu, ne de "bir arada yaşarken birbirimize ne yapıyoruz?" sorusu... Bunlar benim sorunlarım değil.

Sevebilmek istiyorum, sevilmeyi arzulamadığım, kendim olmaya itilmediğim, bireyselleşmeye davet edilmediğim bir tek an istiyorum. Yazarken, ne kadar bireysel bir iş yapıldığına odaklananlar vardır. Yazarlarının yaşam öyküsünü, hatta daha kötüsü yazarların psikanalitik bir tahlille ailesini, küçük gizli ödipal sırlarını yazıda keşfedenler vardır. Oysa yazdıktan sonra, kim olduğunuzdan kime ne? Ve bütün bunların kime ne faydası var. "Bu bir medeni hal ahlakıdır" diyordu yazarın kimliğinin sorulması konusunda Foucault, "ve kağıtlarımızı yönetir. Yazmak söz konusu olduğunda bizi rahat bıraksın". Yaşamak söz konusu olduğunda bizi rahat bırakın.

Kafka, pırıl pırıl parlar. Yayınlamayı düşünmemiştir çünkü yazma keyfi için yazmıştır: Bir düzenlemenin parçası olabilmek. Kendi sesine sahip olmamak, cümleler kurulur ve artık konuşmazsın, metinde kendi sesini duymazsın. Hiç bir şey anlatmazsın. Belki keman çalarsın. Hiç bir kitap metinsel olmadığı gibi anlamlı da değildir. Her tür anlamın ve metinselliğin ötesinde kitaplarla ilişki kurabilmek...Öyle ki bir kitap artık bir anlama gelmez, keşfedilecek bir anlama ve anlaşılması gereken bir öze sahip olmaz: ne polisiye laflar! Oysa bir kitabın, okuyanı kendisinde yok ettiği, ve okunurken kendisinin yok olduğu bir an vardır. Veya bir şebekenin parçası kılınmış kitaplar vardır: Komünist Manifesto'nun 1917'ye kadarki görünür, daha sonra ise daha nadir bulunur serüvenidir bu. Okuyan hiç kimse manifestoyu anlamaya çalışmaz, özüyle ilgilenmez. Onu kendi varlığının durumuna bağlar, onu bir bomba olarak kullanır ve sermaye tarafından ele geçirildiği tuzağı patlatmaya çalışır.

Artık sözcelerin, davranışların, duyguların, bedenlerin vs. katmansız ve derinliksiz bir şekilde bir ağa dönüştüğü o güzel, duru ve mavi öğle gökü! Her şey birbirine bağlanıyor.

Bazen her şeyi bir şekilde birbirine bağlayabildiğimi hissediyorum, bütün kısmiliği ve karmaşası içinde, daha kısmileştirmek, tekilleştirmek ve karmaşıklaştırmak için. İşte o benim küçük zarif ve anonim mutluluğum.

Burada bir diyalog olmayacak. Bir monolog da olmayacak. Çünkü konuşma yok, anlatma yok, anlama çabası yok, dinleme yok. Burada, her ne ise o, aramızda olur. Ne seninle ne de benimle değil ama, ikimizin arasında bir şeylerle ilgili. Burada sayısız ve sinirsel bir çarpışma var, bir hız ve yavaşlık, bir belirme ve kaybolma yüzeyi. Ve kaydediyoruz, kaydediyoruz çünkü, kaydetmeyi seviyoruz: Kaydetme keyfi için kaydetmek.


9 Şubat 2014 Pazar

Develer Tellal İken..


evreni izledim. Saçlarına taktığı kuş kanatlarını, rengarenk dövmelerini,  ateşe odun taşıyışını, çubuk kraker yiyişini, kumsalda uyuyuşunu, uyanışını, yüzüşünü, yeni sağılmış keçi sütü içişini.. Pür dikkat izledim.

Kalktı, çadırını matını cezvesini şalını takısını tokasını baks bani oyuncağını topladığı taşları yakaladığı keyfi huzuru bilumum incik cinciğini hiç üşenmeden tek tek düzeltip sarıp paketleyip rulo yapıp çantasına bağladı. Bu esnada başında kaybolduk evren, geri dönemicez, burda ölücez, hala çantanı toplama derdindesin tıkıştır gitsin zaten sığmicak onların hepsi oraya sığdıramazsın çabuk gidelim hadi diye telaşa verirken ortalığı ben, o hiç konuşmadı. Küstük mü cevap ver dedim,  işim var iş yaparken konuşamam dedi.  Ciğerlerimin içimde patladığı nefes nefese yürümeye çalıştığım o yollarda, şarkı söyleye söyleye yürüyüp yolda gördüğü şeyleri yedi içti. Ben içemedim. Hayatımda sayılıdır o kadar susadığım ama içemedim. Eyvallah dayı dedi amcaya giderken. Her şey için çok teşekkür ederiz gerçekten çok nazik ve kibaiefkgrmğclecld davanmdınmiz diye zırvalayacakken cümlemi yarıda kesip kapattım çenemi ben.  Evren noğğldu yeaa dedi. 1 saat kadar yürüyüp bakkaldan su alıp içtikten sonra  ‘yhokbşi!1! tağammı yhok! ‘ dedim. 
Elimde bir defter, üzerinde İzmir yazıyor. Hepsini not etmiştim. İyi ki etmişim.


Defnedilişimin 5. Parmağı. Evime Geldim. Telaş dinerken çok duman çıkardı. Evime geldim. Yatağa attım kendimi. Sımsıkı kilitlediğim kapıya gelenlerin hepsi gittiğinde.. Bekledim. Tekrar geldiler.  Bekledim. Tekrar gittiler. Bekledim. Yataktan attım kendimi. Bekledim.  Yangından mal kaçırırcasına hayatıma soktuğum her şeyi çıkarıp döktüm odanın ortasına. Bekledim.
Sonra kalktım, çantama tıkıştırdığım anıları ve onların içine tıkıştırdığım hayatları tek tek çıkardım yığdım halının ortasına. Bir fotoğraf çektim, bir şiir okudum, bir şarkı dinledim. Dinlendim. Kaldırıp yatağa koydum kendimi. Özlemişim..


‘Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.’
Ahmet Muhammed Mustafa Rivayetleri  


“Hayatımın çok derin anlamdaki öğlenini yaşıyorum: Bir kapı kapanıyor, ardından bir başkası açılıyor. Son yıllarda yaptıklarım sadece bir hesaplaşma, hesap kapama, geçmiş şeyleri alt alta koyup toplamadan ibaretti, ama artık insan ve eşyayla olan hesabım bitti ve altına bir çizgi çektim. Düşüncemin gerçek ana davasına geçmek zorunda olduğum (geçmek için mahkum edildiğim..) şu günlerde, artık baş soru, elimde kimin ve neyin artakalacağıdır. Çünkü, aramızda kalsın, içinde bulunduğum durumun gerginliği, bu büyük görev ve ihtirasın baskısı, o kadar büyük ki, yeni insanların bana ulaşabilmeleri pek mümkün değil. Gerçekten de çevremdeki ıssızlık korkunç boyutlarda; aslında sadece yabancılarla ve tesadüfen karşılaştıklarımla geçinebiliyorum ve öte yandan çok eskilerden ve çocukluğumdan beri bana ait olanlara dayanabiliyorum. Diğer her şey parçalanıp döküldü ya da itilip atıldı ( bunlar arasında çok şiddetli olan ve epey acı verenler de vardı).”


Nietzsche’nin Carl von Gersdorff’a yazdığı 20 Aralık 1887 tarihli mektup (Heidegger Kitabı, sf. 172)

http://www.youtube.com/watch?v=mForCwfUHQo&noredirect=1